BLT Deli

BLT (Big, loaded and tasty) Deli, şirkete başladığım ilk gün gittiğim sandwich’çiydi. Shoreditch’te, oturacak yeri olmayan, sadece paket servis çalışan, haftaiçi ve Cumartesi öğlenleri açık bir yer. Çorba, salata, kumpir vs bir çok yemek yapmasına rağmen dürümleri ile ünlü. İsminde söylediği gibi gerçekten de çok büyük, baya bi dolu ve lezzetli dürümleri var. Torbaya üç dört tane koyunca ağırlıktan neredeyse taşımakta zorlanıyorum. Her gün dürüm menüsü değişiyor, en son aldığım iki dürümün fotoğrafını çektim, görelim:

The Kansas City Wrap: Shredded BBQ beef with peppers, onions, jalapenos, herbs & spices served with Cajun diced potatoes, creamy crunchy coleslaw, grated Colby cheese, mixed leaves & BBQ sauce.

The Ukrainian Wrap: Breaded garlic & parsley chicken kiev served with
paprika diced potatoes, creamy crunchy coleslaw, shredded iceberg
lettuce & smokey barbeque sauce.

Biraz daha fikir versin diye iki tane dürümün de açıklamasını ekliyorum, normalde böyle bir sürü şeyin karıştığı yemekleri pek sevmem ama bu adamlar nasıl yapıyorlarsa bu işi gerçekten beceriyorlar.

The Chicago Wrap: Calzone Style – Char-grilled chicken fajitas with chilli ground beef, roast pork, diced ham, Cajun sausage & pepperoni in a pizza tomato sauce with four cheeses, mixed leaves & jalapenos.

The Portuguese Wrap: Hot Piri Piri marinated chicken with roast
peppers, onions, tomatoes, herbs & spices served with saffron
vegetable rice, green salad, sprinkle of cheese & Piri Piri hot sauce.

Bu dürümleri yedikten sonra 1-2 saat insanın başı dönüyor, sürekli su içiyor, yoruluyor, mayışıyor vs çünkü lezzetli olduğu kadar ağır ve büyük. Tabii sağlıktır, organiktir, free-range’dir falan düşünmeyeceksiniz. Haftaiçi biraz zor tabi ama bir Cumartesi, Shoreditch – Brick Lane taraflarındaysanız BLT Deli’den dürüm yemeyi asla atlamayın. Eğer seçenekler arasında tereddütte kalırsanız da BLT Caesar Wrap yiyin, menüde tek değişmeyen ve belki de en lezzetli dürüm o.

Advertisements
Posted in Uncategorized | Leave a comment

Big D @ Byron

Byron, sağolsun Londra’ya geldiğimden beri restoran tavsiyelerini eksik etmeyen Evrim Ersoy‘dan öğrendiğim bir hamburgerci zinciri. Kendisi “Bir zincir olsa da Gourmet Burger Kitchen gibi yerlerden gömlek gömlek üstün bir yer” demişti. Ne kadar daha iyi emin değilim ama et kalitesi ve işi ciddiye alma bakımından daha iyi olduğu aşikar. Özellikle coleslaw’larına ve kurabiyeli milk shake’lerine karşı platonik bir sevgim var.

Menüsünde az yemek olan restoranlar bana güven veriyor, çok çeşit olanlardan ise korkarım. Kesin demeyelim de, %99 ihtimalle o kadar çeşidi koyalım derken malzemeden kaliteden kısmışlardır. Bu menüler aslında mayın tarlası gibi, seçiminizin patlama olasılığı yüksek.. Seçerken, sipariş verirken, beklerken sürekli bir stres.. Az çeşit olunca ise kaliteye odak ve yemeklere özen daha fazla oluyor. Örneğin GBK’da ananaslısından turplusuna milyon çeşit hamburger varken Byron’dakiler belli: Klasik, Peynirli, Bacon’lı, Tavuklu, Ekmeksiz ve Vejeteryan. Sıkıcı değil, çünkü Rokfor sosu, Jalapeño, BBQ sosu gibi birkaç tane ek malzeme seçeneği de koymuşlar. Yazının konusu olan Big D ise Byron’daki bir misafir hamburger (Erasmus exchange gibi bir şey).

Her yıl sadece 1 Şubat – 28 Şubat arası menüde olan Big D, 170 gram yerine 230 gram, eti İskoçya’daki Jack O’Shea’dan temin ediliyor, marul, domates, kırmızı soğan, mayonez ve tabağın kenarına iliştirilmiş bir dilim tatlımsı salatalık turşusu ile servis ediliyor. Böyle olunca da eski evimin dibindeki Canary Wharf şubesine gitmem farz oldu.

Coleslaw ve Big D siparişimi verip beklemeye başladım. Sanırım 15 – 20dk’da geldi, önceden söylüyorlar zaten “Bak bunu pişirmek uzun sürer hea” diye.

Hamburger ekmeği her zamanki gibi son derece güzel, diğer malzemeler de öyle, taze ve lezzetli, lakin et.. Çok pişmiş. Hani öyle Gordon Ramsay çok pişmişi de değil, bildiğin normal insan çok pişmişi. İçi sulu değil, kenarlarında yanıklar.. Büyük hevesle gittiğim bir macera, tahminimce bu geçici hamburger köftesini pişirmekte acemilik yapan aşçının avuçlarında bitti. Yalnız da olmadığımı düşünürsek, buradan bütün aşçılara çağrım var: Çok pişireceğinize çiğ getirin, en kötü tabasco basıp steak tartare niyetine yeriz. Kuru olacagına kanlı olsun. Aslında sanırım her zaman ne olur ne olmaz diyerek, orta – az pişmiş sipariş vermek lazım.

Big D, seneye görüşmek üzere. Sana inancım halen var.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Bocca Di Lupo

Aslında Bocca Di Lupo’ya birkaç ay önce gitmiştik. Şehrin merkezi sayılabilecek Soho’daki Bocca Di Lupo, Londra’da tanınan bir İtalyan restoranı, ünlü denilebilir. Örneğin iki yıl önce TimeOut London, şehirdeki en iyi restoran olarak Bocco Di Lupo’yu seçti. İnternetteki yorumlara bakıyorum, hemen hemen hepsi çok olumlu. Sonradan düşünüyorum, niye ben beğenmedim. Ambiyans ve servis çok güzeldi ama, niye o gün yediğim hemen hemen hiçbir yemeği beğenmedim, niye sucuğun en ufak bir tadı yoktu, niye peynirin ASDA peynirinden farkı yoktu, niye yediğim güvercinin eti kurumuştu, niye tatlı sıradan bir tatlıydı, bilmiyorum bilemiyorum. O gün seçilerimizin kötüydü diye düşünüyorum (ki güzel bir restoranda kötü seçim olmaması lazım) ve bir defa daha şans vermek için fırsat kolluyorum.

Lakin bu yazıyı yazmamdaki amaç çok daha farklı. Önceki blog’um olan Yemek Lazım‘dan farklı olarak burada kısa ve gündelik yazılar da yazmak istedim, ve aklıma Bucca Di Lupo’nun menüsü geldi. Daha doğrusu bu menü’yü yazmak istediğim için blog’un formatını az önce kafamda değiştirdim. Herneyse, normalde menüler az çok şöyledir ya:

Başlangıçlar/Atıştırmalıklar
Salatalar
Sandwichler
Pizzalar / Makarnalar
Hamburgerler
Ana Yemekler
Tatlılar
İçecekler

Bocca di Lupo’nun menüsü şöyle:

Çiğ veya Tütsülenmişler
Kızartılmışlar
Makarna ve Risotto’lar
Çorbalar ve Güveçler
Izgara ve Tavalar
Fırınlanmışlar
Yan yemekler
Tatlılar
Peynirler

tabii ki bir de şarap menüleri var. Yemeklerin bu şekilde pişirilme yöntemlerine göre kategorilenmesi çok hoşuma gitti, yemek yerken de çok yardımcı oldu. Ha hayırlı oldu mu, orasından emin değilim. :)

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Cambio de Tercio

Bu yazıyı ciddi bir dille yazmak içimden geliyor, çünkü restoran şakaya gelmeyecek bir restoran :) Cambio de Tercio, olan Londra’daki belli başlı restoranların içinde olmanın dışında ülke genelinde bilinilirliğe sahip, yazarların – eleştirmenlerin hemen hepsine göre ise şehirdeki en iyi İspanyol restoranı. Eh, vaktinde İspanyol Tarım, Balıkçılık ve Gıda bakanlığı tarafından “İspanya dışında Dünya’daki en iyi İspanyol Restoranı” ödülü bile almış, ben ne yapiyim, sanırım benim de şu ana kadar gittiğim en iyi restoran burası.

Cambio de Tercio, boğa güreşlerinde ani yön değişimi için kullanılan bir terimmiş. Birazdan yemeklere geçince göreceksiniz zaten, Cambio de Tercio’nun klasik İspanyol restoranlarıyla pek aynı yönde gittiği de söylenemez. Engin’in günler haftalar süren araştırmaları sonucunda derlediği İngiltere yemek programı kapsamında bir akşam, Kensington’da buluşup annemi de alıp gidiyoruz. Çalışanların gördüğüm kadarıyla hepsi İspanyol, girince “Hola”lar “Buenas Noches”ler havalarda uçuşunca insan bir havaya giriyor zaten. Mekan çok şık ama Gaucho gibi ağır değil, loş bir ortam var, dekor İspanyol temalı. İçeridekilerin kalifiye insanlar olduğu çok belli. Ortam öyle ki bence hem altı arkadaş gelip hahay hihiy yemek de yersiniz, sevgilinizle özel bir akşam da geçirirsiniz, ikisi için de biçilmiş kaftan.

Dışarıya yakın güzel bir masaya oturuyoruz, menüyü açıyoruz. İspanyol mutfağına pek hakim değilimdir, menüde eksik fazla ne var çok çıkaramıyorum ama genel olarak yemeklerin çoğu ilgi çekici. Klasik menünün yanında sürekli yeniledikleri bir de tadım menüleri var. Beş çeşit yemek ve iki çeşit tatlı. Tadım menüsü daha çok “fine dining” ve Michelin yıldızlı restoranlarda oluyor, bence ideal yemek şekli, bir çok farklı lezzetten azar azar yiyorsunuz, tek bir tavuk yiyip doymaktan daha iyi olsa gerek. Ki zaten şarapla birlikte de çok uyumlu oluyor. Cambio de Tercio’nun gerçekten kapsamlı bir şarap listesi var, geçen yıl TimeOut En iyi İspanyol Şarap Listesi seçmiş. O piti piti tekniği ile şarabımızı seçip tadım menüsünü sipariş ediyoruz.

Tadım menüsünden önce, ekmek, zeytinyağı, zeytin ve parmesan kurusu olarak ismini sıktığım atıştırmalık geliyor.

Ekmekler ılık ve yumuşak. Yeşil zeytin ise pek sevmememe rağmen uzun süredir yediğim en iyi zeytin. Ekşi olmayan, hafif tatlımsı güzel bir lezzeti var. Zeyinyağı artık erken hasat mıdır taş baskı mıdır bilmiyorum, yeşilimsi renkte, yoğun, ve çok lezzetli. Yeterli şarap ile bütün gece yağa ekmek banarak gece geçirilebilir gibi hissediyor insan. Çubukların üzerindekini parmesan kurusunu ise görüyorsunuz, nasıl yapıldığı konusunu bilmem de, benim gibi parmesan için çocuğunu kesecek birisi için sanırım en iyi başlangıçlardan birisi.

Başlangıçlardan sonra ilk yemeğimiz geliyor; “Spanish tortilla in a cocktail glass with spoon“.

Kokteyl bardağının en altında karamelize soğan var, üzerinde patates püresi, chorizo denilen domuz etli bol biberli sucuk, bıldırcın yumurtası, ve bir kaç tutam semizotu. Hayat değiştiren bir lezzet değil ama güzel bir başlangıç. Patates ile sucuk parçaları ve tatlı soğan güzel bir birleşim olmuş.

İkinci yemeğimiz “Eight hours cooked tomato with cecina“.

Cecina, tuzlanmış, tütsülenmiş ve kurutulmuş dana eti. Sekiz saat boyunca pişmiş bütün domatesler üzerine konulmuş, yine az biraz yeşillik ile. Bu domatesler bütün geceki yemekler içinde en iyilerden birisi. Domatesin şeker gibi tatlı bir tadı var, puding gibi yumuşacık olmuş, ve gerçekten de buram buram domates kokuyor. Domatesin tatlılığı ile tütsülenmiş etin tuzlu tadı tekrar çok başarılı. Bu da tahmin edersiniz ki tattığım en lezzetli domates (kimse domatesi sekiz saat pişirmediğinden olabilir).

Üçüncü yemek “Terrine of Basque foie gras, mango, walnut powder, Px jelly“.

İşte büyük hevesle beklediğim yemek geldi! Birçok sebepten.. Öncelikle foie gras denilen sürekli okuduğum izlediğim kaz ciğerini ilk defa yiyeceğim. Onun dışında kaz ciğerinin yanındakiler de çok merak uyandıran cinsten; mango püresi, hindistan cevisi tozu ve şarap jölesi.

Genelleme yapacak olursak, sanırım yemeklerde en çok hoşuma giden şeylerin başında tuzlu-tatlı kontrastı geliyor. Osmanlı mutfağındaki vişneli-kayısılı kuzu eti kebapları, veya yurtdışındaki yaban mersinli hindiler gibi. Bu yemekte olduğu gibi yurtdışında bu kontrast bizim mutfağımıza göre daha fazla mevcut, doğruya doğru.

Buradaki aslında tam parça kaz ciğeri değil, “Terrine of Basque foie gras”, bask kaz ciğeri terini. Kaz ciğeri kıyma haline getirilip başka malzemelerle karıştırılmış. Benim aldığım en yoğun tad tahin oldu. Gerçekten benzerini yemediğim bir şey kaz ciğeri, yağlı, lezzetli ve kuzu/dana ciğerindeki gibi acımsı bir tadı yok, yumuşak. Mango püresi gerçekten çok iyi uyuyor. Ciğer bilirsiniz, yoğundur, damakta kalır, tek başına da bir parçadan fazla yenmez, illa yanına yeşillik vs gerekir. Mango, ciğerin bu bayık halini nötrleyip daha da lezzetli hale getiriyor. Tabağa saçılmış şarap jöle parçaları ise belli belirsiz ekşimsi bir tad veriyor. Yemeğin yanında gelen incecik kızarmış ekmek dilimlerine kaz ciğeri, mango, hindistan cevizi parçaları ve şarap jölesi koyunca, bu sefer tatlı – ekşi – tuzlu kontrastına yumuşak – sert kontrastı da eklenerek kolay bulunamayacak, farklı ve çok güzel bir birleşim ortaya çıkıyor.

Artık bu noktada herkes mutlu ve bir sonraki yemekler için heyecanlı :)

Dördüncü yemeğimiz “Pan fried hake with black cuttlefish fideus“.

Kabaca Türkçe’ye çevirecek olursak “Tavada pişmiş berlam balığı, siyah mürekkep balığı eriştesi ile”. Daha şekil olsun derseniz “Siyah mürekkep balığı eriştesi yatağında tavada pişmiş berlam balığı” da olabilir.

Berlam balığı nedir bilmem, ismini az önce ekşi sözlük’te aratınca öğrendim :) Denildiğine göre daha çok Portekiz ve İspanyol mutfağında kullanılan Atlantik okyanusunda yaşayan bir balıkmış. Tadı sanki yağsız levrek’e benziyor. Makarna’ya erişte demek yanlış aslında, minik boru şekilde bir makarna bu. Kıvamında pişmiş; dişe geliyor. Bir tutam semizotu ve mürekkepbalığının kafası ile geliyor. Mürekkepbalığı çok güzel pişmiş ve lezzetli, balıktan daha güzeldi açıkcası. Mürekkepli makarna ise ilk defa yedim, demirimsi ve sanki ufak parçalı bir yapısı vardı. Diğer yemeklerinin yanında pek parlayamasa da bu yemek de değişik ve iyiydi.

Tatlılara geçmeden önceki son yemeğimiz “Flame grill Iberico pork chop, potato & chorizo pure, caramalized figs“.

İsmine göre İber yarımadası domuz kaburgası, patates ve chorizo püresi ve karamelize incir. Kaburga zaten bu cins hayvanların bence bonfile’den sonraki en lezzetli eti, ızgarada son derece güzel pişmiş. Altındaki püre ise çok lezzetli, sucuk püresi olmuş gerçekten de. Yukarısında ise karamelize incir reçelimsi bir sos var, ki asıl lezzeti tamamlayan buydu bence. Domuz eti füme olmadıkça pek sevmem, ama bu güzeldi, hafif ve lezzetli.

Bundan sonra ise iki tane tatlı geliyor, “Home made Seville orange marmelade, raisin bread, yogurt ice cream

ve

Chocolate truffles & Lemon sponges

İsimleri anlatıyor, fazladan söylenecek de çok bir şey yok açıkcası. Tatlılar güzeldi ama yani öyle pek de iz bırakacak türden değildi. Zaten bunların üzerine insan hevesini almış, “Ne getirirsen getir yeter ki sen getir” moduna girmiş oluyor :)

Şarapla birlikte üç kişi yemek 175£ (~440TL), ucuz değil ama değiyor. Cambio de Tercio’da en dikkatimi çeken şeylerden birisi de hizmetin kusursuzluğu oldu. Servis yapılırken garson yemeğin içeriğini, neyin ne olduğunu açıklıyor. Şarap, su, her zaman yenileniyor. Bir de ortada belli ki mekanın işletmecisi olan bir adam vardı. Gözler fellik fellik, her masada ne olup bittiğini takip ediyor, ne geldi ne gitti bir şeye mi ihtiyaç var vs.. Böyle birisi olduğu sürece cidden servisin aksaması imkansız, insana güven veriyor.

Cambio de Tercio şu an benim için gidilecek şık restoranların başında gidiyor, size de bir hafta öncesinden rezervasyon yaparak gitmenizi tavsiye ederim. Mutfakta beni bekleyen, Türkiye’den gelmiş sucuklar ve beyaz peynirler varken sabah sabah bu kadar yazabildim, Boris’ten madalyamı istiyorum.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Restoran Gezileri 1. Seri

Türkiye’den gelen ziyaretçilerim sağolsunlar, önümüzdeki 10 gün her gün Londra, Edinburg ve Glasgow’da çok güzel restoranlara gideceğiz, o yüzden gelecek ay bir çok yeni yazı yazacağımı tahmin ediyorum. Programımızı ve bazı notları da aşağıya yazıyorum, Londra’ya gelecekler / yaşayanlar için fena bir liste değil.

Yemek Planı – 28.01 – 06.02

28.01 Cuma
– Gaucho (Tower Bridge) (£40)

29.01 Cumartesi (Glasgow)
– City Merchant (£25) (öğlen)
– Ubiquitous Chip (£45) (akşam)

30.01 Pazar (Edinburgh)
– Fishers Bistros (£30)
– The Dogs (£30)

31.01 Pazartesi
– Bar Boulud Review [

01.02 Salı (Brighton)
– China Garden (£20) veya Gingerman (£20) (öğlen)
– Cambio de Tercio (tasting £37)

02.02 Çarşamba
– Canteen Spitalfields (£10)

03.02 Perşembe
– MeatEasy

04.02 Cuma (Cardiff)
– Cegin Y Ddraig
– St. John

05.02 Cumartesi

06.02 Pazar
– The Narrow (Sunday Roast)

Restaurants

Popular
– Les Deux Salons
– Bob Bob Ricard
– Brawn
– Yashin

Breakfast
– Bill’s (£10)
– Maze Grill (£24)

British
– The Harwood Arms (£35)
– Gauthier (3c lunch w/ wine £33)
– Rules
– J Sheekey Review
– Hix Review
– Wright Bros
– The Wolseley Review

French
– Alain Ducasse at the Dorchester *** (3c dinner £78, 3c lunch £50)
– Gordon Ramsay at the Royal Hospital Road *** (3c dinner £90, 3c lunch £45)
– Marcus Wareing at The Berkeley **
– The Ledbury ** (£85 tasting, £130 w/ wine)
– Hibiscus ** (£38 lunch w/ wine)
– Pied a Terre ** (£23,5 2c lunch)
– Le Gavroche **
– L’atelier de Joël Robuchon ** (£30)
– The Square ** (£35 lunch)
– Wild Honey * (£20 lunch)
– Galvin at Windows * (£45 lunch w/wine, £85 tasting, £115 w/ wine)
– L’Autre Pied * (£60 tasting)
– The Greenhouse * (£30 lunch)
– Arbutus *
– Galvin Bistrot de Luxe (3c lunch £17,5)
– Koffman’s

Nordic
– Texture * (3c lunch £24, tasting £65)
– Viajante *

Chinese
– Yauatcha *
– Kai * (£40 lunch w/ wines)
– Pearl Liang
– No: 10

Japanese
– Sushi of Shiori
– Hare & Tortoise
– Roka

Other Eastern
– Tayyabs Review
– Dishoom
– Yalla Yalla Review

Steakhouse
– Hawksmoor Reviews
– Barbecoa

Italian
– L’Anima
– Locanda Locatelli *
– Franco Manca
– Bocca di Lupo
– Zucca
– Jamie’s Italian

Spanish
– Barrafina
– Iberica
– Moro

Burgers
– Bar Boulud (Piggie Burger – £13.75)
– Goodman (Goodman Burger – £12)
– Hawksmoor (Spitalfields) (Hawksmoor Hamburger – £15)
– The Greenwich Union (Homemade 28 day aged Angus Burger – £7.90)
– Haché (Steak Blue Cheese w/ Fried Spanish Onions – £10.45)
– Byron (Byron – £8,75)
– Sticky Fingers (Sticky Fingers Burger – £9.45)
– X burger Review
– Black & Blue (Hamburger – £10)
– Cattle Grid
– Dollar Grills & Martinis (Wagyu Burger £12)
– The Diner
– Ed’s Easy Diner
– Maze Grill (Grill Burger – £15)
– Barbecoa (Barbecoa Burger – £16)
– The Ultimate Burger (Smoky Mountain – £7.95)
– Fine Burger Co. (Sizzler – £7.80)
– Carnaby Burger Co (Blue Cheese w/ peppercorn sauce – £8.70) (sides: Tamworth Belly Ribs & Jerusalem Artichoke Salad)
– GBK (The Wellington – £7.50)
– Lucky Seven Diner (Bacon Cheese Burger – £7,95)
– ThaT Burger (ThaT Burger w/ Bacon & Cheddar – £4.10)

Other
– 32 Great Queen Street
– 8 Station Terrace
– Abeno
– La Formagiere
– Ottolenghi
– Dans le Noir

Edinburgh
– Skippers
– Seadogs
– Howies
– Cafe Royal
– Chez Jules
– The Saint

London Michelin Starred Restaurants
3 stars ***
– Gordon Ramsay, Chelsea

– Alain Ducasse at The Dorchester, Mayfair (new)

– Fat Duck, Bray-on-Thames, Berkshire

– The Waterside Inn, Bray-on-Thames, Berkshire

2 stars **
– Hibiscus, Mayfair

– L’Atelier de Joel Robuchon, Covent Garden

– Le Gavroche, Mayfair

– Marcus Wareing at The Berkeley, Belgravia

– Pied a Terre, Camden, Bloomsbury

– The Ledbury, Kensington (new)

– The Square, Mayfair

1 star *
– Amaya, Belgravia

– Apsleys (at The Lanesborough Hotel), Belgravia (new)

– Arbutus, Soho

– Benares, Mayfair

– Bingham Restaurant (at Bingham Hotel), Richmond-upon-Thames, Surrey (new)

– Chapter One, Farnborough Common, Kent

– Chez Bruce, Wandsworth

– Club Gascon, City of London

– Galvin at Windows (at London Hilton Hotel), Mayfair (new)

– Hakkasan, Bloomsbury

– Helene Darroze at The Connaught, Mayfair

– Kai, Mayfair

– La Trompette, Chiswick

– L’Autre Pied, Marylebone

– Locanda Locatelli, Marylebone

– Maze, Mayfair

– Murano, Mayfair

– Nahm (at The Halkin Hotel), Belgravia

– Nobu (at The Metropolitan), Mayfair

– Nobu Berkeley St, Mayfair

– Quilon, Victoria

– Rasoi, Chelsea

– Rhodes Twenty Four, City of London

– Rhodes W1(Restaurant) (at the Cumberland), Marylebone

– River Cafe, Hammersmith

– Roussillon, Victoria

– Semplice, Mayfair

– Sketch (The Lecture Room and Library), Mayfair

– St John, Clerkenwell

– Tamarind, Mayfair (new)

– Texture, Marylebone (new)

– The Glasshouse, Kew, Richmond-upon-Thames, Surrey

– The Greenhouse, Mayfair

– The Harwood Arms, Fulham (new)

– Tom Aikens, Chelsea

– Umu, Mayfair

– Wild Honey, Mayfair

– Yauatcha, Soho

– Zafferano, Belgravia

Posted in Uncategorized | 1 Comment

Pizza Express

Günün birinde birisi gelip bana “Adında ‘express’ geçen bir yerin yazısını yazacaksın” dese herhalde “Yau bırak” derdim. Sebebi ise basit; sonuçta ‘express’, “Baştansalma şunları hemen atiyim pişireyim hadi siz de çabuk yiyin gidin” felsefesini hissediyor insan daha tabelayı görünce. Herhangi bir şeyin “express”i, tanım gereği normalinin kötüsü olması demek. Düşünesinize “İskender express”, veya “Biftek express”; lise öğrencileri kesimine hitap etmesi an meselesi.. Ayrıca yemek hani bu, yavaş yemeği tercih ederim açıkcası. Amma velakin hayat süprizlerle dolu ve bu yazı Pizza Express – :( – üzerine.

Londra’da Christmas’ta (en azından ilk iki gününde), hemen hemen bütün mağazalar ve restoranlar kapalı oluyor, metronun tümü ve trenlerin bir kısmı çalışmıyor, sokaklar bomboş oluyor, yurtdışındaki Türk’lerin de hemen hemen hepsi Türkiye’ye geri dönüyor. İngilizler Christmas öncesi ve sonrasını kapsaycak şekilde izinlerini kullanıp (ki bu iki haftaydı bu yıl) ailelerini ziyaret edip hindileri keserken, ben ve burada kalan tek arkadaşım kuş gibi bütün gün ya uyuduk ya da film izledik, akşamları da kendimizi içkiye verdik. Bu günlerden birisinde nereye yemeğe gidelim diye düşünürken evimizin yakınındaki Pizza Express’in Canary Wharf şubesine karar verdik. İşte web sitelerindeki uyduruk fotoğraf:

Pizza Express, 1965te kurulmuş Londra merkezli bir zincir, Londra’da hemen hemen her yerde bulabilirsiniz neredeyse. Ortam güzel, kötü değil, girince belli oluyor zaten hem “express” hem zincir olmasına rağmen öyle ucuz bir havası yok, rahatlıkla gelip şarap içip pizza yenilebilecek bir yer.

Pizza ismi kaynaklarda 1000li yıllardan beri geçiyor, ama tahmin edeceğiniz gibi bizim bildiğimiz şeklinde değil. Domatesin İspanyollar tarafından 1540’larda Avrupa’ya getrildiğini, İtalya’da 1700’lerin başında kullanılmaya başlandığını, domates fesleğen ve mozarella’dan oluşan en temel pizza olan Margherita pizzanın ise Napoli’yi ziyarete gelen İtalya kraliçesi Margherita di Savoia (evet şaka gibi) şerefine 1889 yılında icat edildiğini düşünürsek, günümüzde bu kadar temel olmasına rağmen aslında ne kadar yeni bir yemek olduğunu görebiliriz.

Benim için bir pizza ne kadar ince olursa o kadar güzel. İkincisi Ultra Süper Karışık veya Extravaganza gibi kombinasyonlar yerine domates ve mozarella’ya ek bir iki malzemeli pizzaları daha çok seviyorum. Üçüncü ve son olarak pizza’nın odun ateşinde pişmesi tadını gerçekten etkiliyor.

Pizza Express’te yediğim Al Tirolo pizza (Fesleğenli domates sos, Fontina peyniri, porcini ve portobello mantarları, Speck domuz jambonu, sarımsaklı zeytinyağı), bu saydığım özelliklerin hepsine sahipti.

Koyduğum fotoğraflara mazeret yazmaktan yoruldum ama işte ortamda teknolojik bir mavi ışık hakimdi, belli oluyordur.

Öncelikle pizzanın hamurunun çok değişik bir tadı vardı, hafif ekşimsi. Hamurdan pek anlamam ama artık mayası mıdır başka bir şeyi midir, normalde tofu gibi tatsız tuzsuz olan şey sanki pizzadaki ayrı bir malzemeyiş gibi tad katmıştı. Sonra gelelim inceliğe, eminim yediğim en ince pizzaydı. İnanmazsanız bakın; bundan iyisi 80 kat baklava.

Domuz jambonu (ham) bol tuzlu ve lezzetliydi, mantarın o sulu tadı ile çok iyi dengeleniyordu. Porcini ve Portobello mantarının iyisi kötüsü nasıl olur bilmiyorum ama yediklerimin tadı son derece güzeldi. Ve odun ateşinde pişmesinden doğan o is.. Sanırım o tadı en çok aldığım pizzalardan birisiydi, özellikle pizzanın ortasındaki kıyasla sulu parçalar is kokusu ile birleşince, binyıllık mangal kültüründen gelen her Türk’ü etkileyecek bir lezzet oluşturuyor.

Pizza Express, az beklenti ile girdiğim ama şaşırarak çıktığım bir yer oldu. Buna ek olarak uygun fiyatı (~10£) ve bir sürü şubesi olması sebebiyle sık sık giderim gibi görünüyor.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Masters Super Fish

“Londra’ya gitti ama bir Fish and Chips yazısı bile yazmadı, ne biçim adam bu” dediniz ama yanıldınız. Masters Super Fish, TimeOut London’ın En İyi 10 Fish and Chips listesinde ilk 5’te olan (yani 5. sıradaki) bir restoran. Londra’ya geldiğimden beri birkaç kere Fish and Chips yedim, ama hiçbirini çok da sevmedim. Bu yüzden uzun süredir şöyle en iyi Fish and Chips’çilerden birine gideyim de güzeli nasıl oluyormuş göreyim istiyordum. Bol karlı bir Londra pist gününde, sekteye uğramış Londra toplu taşımasıyla kolay olmasa da Masters Super Fish’e (evet isim kötü) ulaştık.

Fish and Chips ve dolayısıyla patatesin tarihi üzerinden kısaca geçmek lazım diye düşünüyorum. İlk olarak M.Ö.3000-2000 yıllarında Peru’da yetiştirilen patatesi 1536 yılında İspanyollar ilk defa Avrupa’a getiriyorlar. İngiltere’ye ile 1580 yılında İspanyol gemilerine saldıran bir korsan tarafından getiriliyor, kısa sürede popülerleşiyor, 1700’lere doğru ise kızartılmaya başlanıyor. Birleşik Krallık’taki ilk Fish and Chips restoranı ise 1860 yılında Oldham, Manchester’da açılıyor.

Fish and Chips’te genellikle Morina balığı kullanılıyor, ama Mezgit de kullanıldığı oluyor. Un ve su karışımına bulanan balık derin yağda kızartılıyor. Geleneksel olarak bu yağ, beef dripping dedikleri eritilmiş hayvansal yağmış, ama günümüzde Masters Super Fish’in de içinde bulunduğu çoğu yer fıstık yağı kullanıyormuş. Benim gibi zeytinyağı kullanıldığını tahmin eden Ege mutfağından gelmiş saf bir Türk genci için son derece şaşırtıcı :) Şirketteki birisinden öğrendiğim kadarıyla bu “Batter” dedikleri un karışımı aslında ilk başta balığın kurumaması, sulu kalması içinmiş, ve yenilmiyormuş. Zaman içinde ise bu kabuk yenmeye başlamış. Balığın yanında ise tanım gereği kalın dilimlenmiş patates, ve genelde tartar sos ve fasülye oluyor.

Masters Super Fish, gerek yemek sitelerinde gerek blog’larda son derece popüler bir restoran, hatta Fish and Chips için bazen Londra’daki en iyi adres olarak bile gösteriliyor. Anladığım kadarıyla Malta’lı bir aşçısı (ve belki sahibi) var. 3 ile 4.30 arasında kapalıydı, biz de 4.30’da geldik ilk müşteriler olarak. Mekanın dekoru güzel, sıcak bir havası var. Christmas için ekstradan süslemişler.

Menüde envyi çeşit deniz mahsülü mevcut. Ben ve arkadaşım birer Fish and Chips istedik, balık olarak da klasik morina balığını (cod) seçtik. Başlangıç olarak kalamar ve balık böreği (fish cake) istedik, ve doğal olarak da bunların yanına buradaki en iyi biralardan birisi olan Peroni’den söyledik. Siparişi verdikten hemen sonra tereyağı, ekmek, ve üçer tane haşlanmış mini karides geldi.

Kafalarını bacaklarını kopara kopara yediğimiz karidesler eh işte fena değildi, pek bir tadı kokusu yoktu sanırım. Ama sonuçta ikram olarak karides gelmesi hoş. Daha sonra kalamar ve balık böreği geldi.

Kalamar, burada yediğim diğer kalamarlara kıyasla güzel, taze olduğu belli yani kayış gibi değil. Üzerindeki hamuru ise gördüğünüz gibi baya kalın, ince olsa daha iyi olurmuş. Bu haliyle hem ağır hem de karidesin varsa tadını bastırıyor. Balıklı börek diye tercüme ettiğim Fish Cake ise gayet başarılı. Balık parçaları, peynir, soğan, maydanoz vs var. Son derece lezzetli.

Başlangıçlardan sonra ise sırada Fish and Chips.

Görüntü güzel, Fish and Chips yanında soğan, turşu, ve tartar sos ile geliyor. Tartar sos, tartar sos olarak düşünmezseniz güzel, içindeki turşusuyla sarımsağıyla lezzetli. Soğan ise hem tatlı hem ekşi, sanki şekerli soğan turşusu gibi, hiç acı veya keskin bir tadı yok. O yüzden çok beğendim, balıkla birlikte çok iyi gitti. Turşu ise korktuğumun aksine ekşi değildi, onun da tatlı bir tadı vardı. Hem soğan hem turşu balığın yağlı tadını hafifleten çok yerinde eklemeler olmuş.

Balığın dışındaki hamur açıkcası yine kalın ama Fish and Chips standartlarına göre normal. Yediğim diğer Fish and Chips’lere göre daha hafifti, ama sonuçta yine o kabukla birlikte yemek sağlam bir kardiyovasküler sistem gerektirir. Ben de zaten birkaç lokmadan sonra içindeki eti çıkarıp yedim. Et ise güzeldi, çok yumuşak, ne az ne çok pişmiş, sulu ve lezzetli. Hafif tartar sos ve soğan ile birleşince gerçekten güzel oluyor. Patatesler ise kalın dilimlenmiş ve çok yağ çekmemiş, onlar da başarılıydı.

Yemek bitince şöyle bir düşündüm. Fish and Chips, bizim Recep Usta’nın Kaburga Dolma’sı gibi cidden ayda yılda bir yenecek bir şey benim için. Patates de balık da yağda kızarıyor ve hani yağda kızarmışlığın da hakkını veriyorlar. Şimdiye kadar hiç tüm porsiyonu bitirmedim, hep etlerini ayıkladım, patatesini tırtıkladım, ve mideme oturdu. Lezzetli mi? Evet, ortalamanın üstünde, ama performans/yağ oranı düşük :) Ve hani öyle “Canım çok Fish and Chips” çekti denecek farklılaşmış bir lezzeti de yok benim için. Olursa yerim, olmazsa da aramam açıkcası.

Yine de Masters Super Fish’teki Fish and Chips, diğer yediklerime kıyasla daha güzeldi. Restoran’ın yeri de güzel, Waterloo – Southwark arasında. Bu yüzden kötü pişirmesi kolay olan Fish and Chips’i iyi yapılmış bir halde yemek için gidilebilecek garanti bir yer gibi görünüyor.

Posted in Uncategorized | 5 Comments