Gaucho

Günün birinde bir arkadaşım gelip “Gaucho diye bir yere gittik, eti yerken gözümden yaş gelecekti neredeyse, üç gün tadı ağzımda kaldı” derse, başka arkadaşlarım da Gaucho diyince “Abi… Offf…..” diyip düşüncere dalıyorlarsa bu restorana gitmek fena fikir olmaz diye düşündüm.

En son Momo’ya gittiğimiz ekiple bu sefer Gaucho’nun Canary Wharf’taki şubesine gidelim dedik. Nehrin kenarında, son derece şık, ağır ve loş bir ortam. İnternet sitesinden aldığım fotoğraflara geçiyoruz, ikinci fotoğrafta soldaki masa bizim oturduğumuz masaydı.

Gaucho, bir Arjantin restoranı. Bifteklere ek olarak kaydadeğer deniz mahsülü seçenekleri de var. Yemekler çok kaliteli görünüyor, zengin de bir şarap menüleri var. Biftek olarak ise seçenekler belli: Rump (Ne olduğundan emin değilim ama en ucuz et buydu), Picaña (Rump denen şeyin üst kısmı), Sirloin (Kontrfile), Fillet (Bonfile) ve Rib Eye (Antrikot). Etlerin de 225gr, 300gr ve 400gr seçenekleri var. (Menü: http://www.gauchorestaurants.co.uk/downloads/menus/food.pdf) Hani bizde bazı balıkçı ve kebapçılar tepsi üzerinde mezeleri gösterirler ya, Gaucho’da da siparişten önce çiğ etler bir tahta üzerinde geliyor ve garson teker teker kesimlerine göre etlerin özelliklerini ve farklarını anlatıyor. Ben tahmin edeceğiniz üzere 400gr bonfile seçtim. Bonfile, içlerinde en yağsız ve yumuşak olanı. Yağsız olması aslında iyi bir şey değil çünkü ete iyi dağılmış yağ (Marbled – Damarlı) etin lezzetini ve kalitesini arttıran bir özellik. O yüzden bonfile ve kontrfileyi sosla pişirmek sık rastlanan bir tercih. O linklerin hepsine tıklanacak yoksa devam etmiyorum.

Ben de gelecek etin çok lezzetli olacağını tahmin ettiğim için kullanmayacağımı tahmin ettiğim halde kenarda dursun diye mantar sosu istedim. Ortaya da patates söyledik.

Heyecanlı bekleyiş başladıktan kısa süre sonra masamıza ekmek, tereyağı ve zeytinyağı geldi. Ekmek ama ne ekmek.. Tereddütsüz söylüyorum hayatımda yediğim açık ara en lezzetli ekmekti. Çok sıcak, dokunmak zor ve her halinden belli fırından çıkalı bir dakika olmamış. Sanki fırın içinde hazır olmaya yakınken yemeye başlamışsınız gibi hissediyorsunuz. İçi neredeyse hamur gibi. Ağzınıza attıktan sonra çiğnemiyorsunuz, eriyip gidiyor. Hele içine biraz tereyağı koyduysanız.. Zaten ekmeklerden ilk ısırıklar alındıktan sonra masamıza ismi konulmamış, resmileşmemiş bir rekabet havası çöktü. Hatırlarım, arkadaş ekürimdeki bütün ağır toplarla sekiz erkek gittiğimiz bir Aspava yemeğinde, garson ilk masaya patatesi koymuştu, diğer masaya patatesi koyduğunda ilk tabak boşalmıştı, garson da birkaç saniye aptallaşmıştı. Neden? Çünkü artık neredeyse tabak havadayken insan görünümlü arkadaşlar çatallarını batırıyorlar, çatal 40 patateslik kapasitesine erişince ezilmiş patatesleri ısıra ısıra yemeğe başlıyorlar. Yani tabağa çatal uzatmak için tek şansınız var. Herneyse, sonuçta Aspava’dan oldukça farklı bir mekandayız ve ortamda kızlar da olduğu için hem kibarlığı elden bırakmayıp hem de masadakilerden maksimum faydayı almaya çalıştığımız o zorlu süreç, ikinci kere istediğimiz ekmek servisi bitene kadar sürdü, tam da o sırada etlerimiz geldi.

Bonfilemi orta-az pişmiş istemiştim. İlk fotoğrafta küçük kaptaki şey mantar sosum oluyor. İkinci fotoğrafta ise alet odaklayamamış – Telaştan da sonradan farkedememişim -ama pişme derecesi ve kalınlığı görünsün diye koyuyorum.

Bu noktada büyük olasılıkla bol bol övgü bekliyorsunuz ama açıkcası beklediğim kadar inanılmaz bir et değildi. Ha doğruya doğru, şimdiye kadar yediğim en güzel et gerçekten de; pamuk gibi yumuşacık, son derece lezzetli, iyi pişmiş.. Ama öyle hayat değiştirecek de bir lezzet değil, bu kadar güzel olmasa da bu lezzete yakın biftekler yemiştim. Bu noktada hayatla ilgili hangi dersi çıkarıyoruz; beklentileri çok yüksek tutmayalım ki karşımıza çıkanlar her ne kadar güzel olursa olsun tatminsiz kalmayalım. Neyse, 400 gram bonfile fazla gelebilir gibi düşünüyordum ama hiç de öyle olmadı, bir çırpıda bitti. Mantar sosunu ise ete dökmeye kıyamadım ve patates ile yedim. Veya patatesi sos ile yedim.

Gaucho’nun şehir merkezi (Piccadilly) de dahil olmak üzere 10’a yakın şubesi var, ama hiç de şubeleşmiş bir restoran havaları yok. Çok farklı menü seçenekleri de var, özellikle gruplar için. Bir sonraki gidişimde Gaucho Sampler‘ı denemek istiyorum, 5 farklı kesim etten getiriyorlar, toplamda 1150 gram. Hepsini aynı pişme derecesinde söyleyip tad farklarını ne kadar anlayabileceğim cidden merak ediyorum.

Sonuçta Gaucho, benim için şu an Butcha’nın Londra versiyonu. Ucuz bir yer değil, yediğim 400 gram bonfile 37.5£’du (~90TL), ama yine de arada gidip güzel ete (ve ekmeğe!) doymak için doğru adres gibi görünüyor.

Advertisements
Posted in Uncategorized | Leave a comment

Belgo

Belçika’ya vaktinde gitmiştim, çikolatasının Dünyaca ünlü olmasının fazlasıyla haklı olduğunu görmüştüm, ama midye ve biralarının da meşhur olduğunu bilmiyordum. 10 milyonluk bir ülke olmalarına rağmen 800 çeşitten fazla bira üretiliyormuş, ortalama bir Belçikalı her gün en az bir 50lik içiyormuş, Dünya’nın ilk bira akademisi Belçika’da açılmış, falan filan. Bira, midye ve patates tavadan oluşan yemekleri de Belçika’nın en popüler ve ünlü yemeğiymiş.

Bu aralar haftasonunda gündüzlerim genelde bütün gün yatakta sürünmekle geçiyor; sabaha karşı çok içmiş bir hale yatınca toparlanmak akşamı buluyor. Geçen pazar günü de sabah 7’de yatıp 4 saat uyumuş halimle ev arkadaşım sayesinde kendimi Covent Garden’da yarı bilinçi halde yürürken buldum. Serseri mayın gibi gezerken arkadaşımın aklına Belgo denen Belçika restoranına gitmek geldi. Vaktinde arkadaşları ile gitmiş, aç olmadığı için bir şey yememiş ama restoranı çok beğenmiş. “Bira midye yaparız” dedi, biraya hayır denmez de açıkcası midye ne kadar güzel olabilir şüpheliydim. Sonuçta haşlanmış servis edilecek, bizdeki gibi uğruna bir çok şey feda edebileceğim bir halde değil; karabiberli pilavlı, en az 30 tane – tercihen güneş altında kumlu ellerle bol limon sıka sıka yenen o midye dolmalar değil. Herneyse, Türkiye’den uzaktayken hatırlanması tatsız bir konu bu :)

Belgo’ya normalde rezervasyonsuz yer bulmak zor, en az bir hafta öncesinden rezervasyon yapılması gerekiyor, ama Pazar öğleden sonra saçma bi saatte gittiğimiz için yer bulabildik. Mahzen gibi tasarlamışlar, teller arkasında dağınık bira kasaları, kalın havalandırma boruları, metalik dekorasyon, dar koridorlar, depo gibi geniş alanlar, vs. Değişik ve ilginç. Menü önümüze geldi, yaklaşık 90 çeşit içeren bir bira menüsü ile. Gerçekten ismini bilmeyi geç, yazan bira çeşitlerini bile bilmiyorum. Belçika’daki manastırlarda yapılan biralardan meyve biralarına, %0.5 alkol içeren biradan, %12 içeren biralara kadar. Bunun yanında yaklaşık 20 çeşit de şaraptan oluşan bir şarap menüleri de var. Deniz mahsülleri ile beyaz şarap içelim istedik o gün, o yüzden bir şişe beyaz şarap söyledik. Biraları ise artık hakkını verebileceğim başka bir güne sakladım :)

Başlangıçlardan “Warm salad of smoked bacon, shredded duck, eggs & black pudding with garlic croutons and a Dijon mustard dressing” (Füme domuz eti, ördek ve ‘black pudding’li salata) ile “Sautéed squid & chorizo with roquette & baby gem with a tomato & lemon dressing” (Kalamar ve baharatlı sucuk) istedik. ‘Black pudding‘ in ne olduğunu anlatmak istemezdim ama kabaca, temelde kaynatılmış ve kurutulmuş domuz kanı ve bilimum etinden yapılan siyah renkli bir sosis. Bakıyorum da bu noktada herhalde daha fazla dinden imandan ve insanlıktan sapmış biri izlenimi veremezdim :) Bunların yanında elbette asıl yemeğimiz olan midyelerimizi de söyledik. Meğersem sadece haşlayıp getirmiyorlarmış; sekiz çeşit midye var, piştiği sosa göre değişiyor. Biz soğan ve sarımsaktan şaşmamak lazım diye düşünerek “Traditionnelle – Steamed with white wine, celery, garlic & onion” (Beyaz şarap, kereviz, sarımsak ve soğan ile buharda pişirilmiş) istedik.

İlk resim benim çektiğim resim, ikinci resim ise midyelerin asıl halinin daha iyi görülebilmesi için koyduğum Facebook’tan bulduğum bir resim. Öncelikle, ilk istediğimiz Kazıklı Voyvoda yemeği gerçekten çok güzeldi. Genel olarak sert, tuzlu, belirgin, baharatlı, tuzlu, hafif ağırca bir tadı vardı; çok hoşuma gitti. İkinci istediğimiz kalamarlı yemek ise pek matah bir şey değil, açıkcası çok bir tadı tuzu yoktu. Ana içeriği olan kalamar dondurulmuş ve kızartılmamış olunca normal bir sonuç. Midyeler ise derince bir kapta, dibinde kaydadeğer sosla geldi. Çok sayıda gelen midyeler sosla birleşince son derece lezzetli olmuş. Ekmek istedik, en alttaki sosa bana bana çekirdek yer gibi yedik midyelerimizi, beklediğimden çok daha lezzetli çıktı. Sos son derece güzel, midyeye yakışmış. Midyeler de güzel pişmiş, yumuşak ve lezzetliler. Bütün bu istediklerimiz ile fazlasıyla doyduk, çok mutlu bir şekilde de ayrıldık.

Belgo’nun midyeleri güzel bir yemek olmaktan öte tekrar tekrar gitmeyi hakediyor, Belgo’nun son derece değişik ve orjinal bir restoran olması da cabası. Kalabalık bir grup ile gidilip uzun uzun bira içip midye yenince zevki iyice çıkar diye tahmin ediyorum. Bu arada yine de düşünmeden de edemiyorum; hele bir de farklı çeşit olarak Mardin’li bir usta bulup bizim midye dolmalardan yapsalar.. Ah.. :)

Posted in Uncategorized | 2 Comments

Masala Zone

Londra’da her yerin Hintli kaynadığını söylemiş miydim? 200.000 civarında Hintli yaşıyor, ve gerçekten de her yerdeler. Hintli İngilizcesi aksanına bile alıştım artık. Hintlileri peki kimler takip ediyor? Bangladeş, Jamaica, Nijerya, Pakistan, Kenya, Sri Lanka, Gana.. Neyse daha fazla devam etmiyim sinirim bozulmasın :) Kulağa ırkçı gibi gelmesini istemem de, sonuçta Londra’ya gelmişiz, İngiliz görüp İngilizlerle muhattap olmak istiyoruz doğal olarak, o bakımdan. Büyük etnik grupların bu ülkelerden olmasının temel sebebi ise Krallığın eskiden bu ülkeleri sömürmesi. Mesela Hintlilerden oturma-çalışma izni istemiyorlar. İnsan biraz uğraşır da Kuzey Avrupa ülkelerini, Slav ırkına mensup ülkeleri sömürür.. Herneyse, sonuçta Londra, sadece %58.7’si beyaz İngiliz olan, 300’den fazla dilin konuşulduğu, Dünya’nın belki de en kozmopolit şehri. Durum böyleyken, aynı zamanda en çok çeşit yemeği bulabileceğiniz şehirlerden de birisi oluyor, ki bizi ilgilendiren kısım burası.

Biliyorsunuzdur, İngiliz mutfağının özelliği, olmaması. Olmaması demiyelim de, diğer mutfaklara kıyasla zayıf bir mutfak. Çok çeşitli malzemelerin olduğu bir coğrafya değil. Eh evde pişen de sonuçta sokağa İngiliz mutfağı olarak yansıyor. Günümüzde ise gördüğüm kadarıyla İngilizler genellikle evde konserve, dondurulmuş, füme, veya eve getirip pişirilmesi kalmış yemekleri yiyorlar. Bizdeki gibi her gün üç öğün yemek pişirmek gibi bir kültür yok.  Bu durum, 80’lerde İngiliz kadınlarının çalışmaya ve evde yemek yapmayı bırakmaları ile başlamış bir durum. Ama güzel bir sonucu var, evde yemek yenmediği için kaliteli ve güzel restoran çok fazla var. Bazen sokakta yürüyorum, adım başı bir restoran, içeriye bakıyorum, hepsi birbirinden güzel, hepsi de girip gecenin geçirilebileceği yerler. Sonuç olarak diyebileceğim şudur ki, hem kaliteli, hem de çok çeşitli restoranların çok sayıda olduğu bir yer Londra. İngiliz, Fransız, İtalyan, Asya, Kuzey Afrika, İspanyol.. Bu durumda bir de Ankara’yı düşünün, en büyük değişiklik Quickchina.. Yazının konusu olan Masala Zone ise, birkaç tane şubesi olan kaliteli ve güzel bir Hint restoranı.

Buradaki Hintli arkadaşlarımdan birisine bir gün sordum; Londra’da, Hindistan’da yediğim yemeğin tıpatıp aynısını aynı kalitede yapan yer var mı diye, cevap olarak burasını söyledi. Eh, ben de daha önce hiç Hint yememiştim açıkcası, o yüzden gitmeden önce heyecan tavan yaptı – yemeğe çıkma kategorisi içinde :)

Kalabalık bir grup olarak Masala Zone’dayız, dev menüyü çarşaf çarşaf açtık önümüze. Menü; sokak yemekleri, thali (sini içerisinde azar azar karışık yemek), köriler, ızgaralar ve tatlılar olarak beşe ayrılıyor. Asıl yemek köri. Şimdi ne yani herşey köri soslu mu diyeceksiniz, hayır, buradaki Curry ile kasıt farklı. Ben de Angelito ile gittiğimiz bir yemekte öğrenmiştim. Curry, temel olarak baharatlı sosla pişmiş yemekler anlamına geliyor, yanında pilav ile servis ediliyorlar. Envai çeşit baharat-sebze karışımı mevcut; rezene, zerdeçal, kakule, kişniş, hindistan cevizi, demirhindi, anason, hint turşusu.. Zaten restorana girdiğinizde havada ağır ama güzel bir baharat kokusu alıyorsunuz, Kapalıçarşı gibi. Hindistanlı arkadaşım körilerden birisini tavsiye ediyor; Mutton Kolhapuri. Hindistan’ın Güneyinde, bizim Antep gibi bir bölge varmış, çok acılı yemek yiyorlarmış. “Eğer acıyı seversen bundan söyle ama çok acıdır” dedi. Bunu derken “spicy” kelimesini kullandı, ben de İngilizce’sinin çok büyük kısmını okulda öğrenmiş birisi olarak bunu “baharatlı” olarak anladım. Bu insanlar “hot” yerine “spicy” diyorlar genelde, bu da benim yemek geldikten sonra aldığım ‘acı’ bir ders oldu.

Kalabalık bir ekip olarak gittik ve bir çok başlangıç istedik. Fotoğrafları olmadığı için uzun uzun anlatmak ve sıkmak istemiyorum ama yediklerimizin her biri çok güzeldi ve farklıydı. Hamurlu, etli, yoğurtlu, soslu ve bol baharatlı şeyler yedik, hepsinden de memnun kaldım. Ana yemek geldiğinde aslında çok toktum, bir arkadaşımın tabağındaki cacığı acı etin üzerine döküp yiyebildim ancak. Aşağıdaki fotoğrafta başka bir zaman gittiğimde aldığım ‘Thali’ denen ortaya karışığı görüyorsunuz, sebezeli, soğuk mezeli, körili bir tabak. O da güzel bir alternatif, ufak bir ana yemek ve başlangıçlardan seçmeler var. Flaş kullanmamı affedin, artık hiç yoktan iyidir..

Masamızda köşede oturan bir İngiliz vardı, 8 kişi başlangıçta 3 şişe şarap aldık. Şaraplar yarılandıkça bu İngiliz arkadaş yeni şişeler söyledi, kaç kere bilmiyorum, sürekli önümüze kontrolden çıkmış bir şekilde şaraplar geliyordu, hatta bir seferinde geri yolladık bir şişeyi. Yemekleri beğenmemde kafamın bayağı güzel olmasının sebebi yok demiyorum ama sonuçta Hint mutfağı ile tanışmam mutlu son ile bitti, son derece de memnun kaldım.

Posted in Uncategorized | 2 Comments

Momo

Burada HSBC çalışanlarından oluşan bir arkadaş grubum var. Her hafta bir yemeğe gidiyoruz, bu hafta ise Fas & Kuzey Afrika mutfağı temalı Momo adlı bir restorana gitmek üzere buluştuk. Restorana girerken bir baktım kapıda “Michelin Guide 2010 Recommended” yazıyor. “Lan, lan!” diye hemen heyecanla girdim içeri; ortam çok güzel. Loş, mum ışıkları, dekor çok karakterli, arka planda modernize edilmiş afrika-arap müzikleri.. Hemen yerimize oturduk.

Şimdi buraya restoranda çektiğim bir fotoğrfı koymak isterdim, ama olmuyor, olamıyor dostlar. Akşam bir yere gidilince, ne yemeğin ne de restoranın fotoğrafı çekilemiyor. Flaşlı yemek fotoğrafları çok çirkin duruyor, e flaşsız çeksek o zaman da çok karanlık.. Normalde fotoğrafını çekemediğim restoranları / yemekleri yazmıyorum ama bu seferlik bir istisna yapacağım, çünkü yediklerimi anlatmazsam içimde kalacak. Momo’nun web sitesinden aldığım fotoğraflar ile idare ediyoruz.

Biz de bu masaya oturmuştuk işte o akşam. Tahmin edeceğiniz üzere akşamları çok daha güzel oluyor ortam.

Başlangıc olarak neler söyledik? Pan Fried Scallops – Tavada Kızartılmış Deniz Tarağı. Patlıcanlı acımsı bir sos ve Salsa Verde ile geldi. Salsa Verde ise, maydanoz, sirke, kapari, sirke, ançuez, soğan ve zeytinyağından yapılan bir sos. En sonunda şu ünlü deniz tarağı denen şeyden yiyebildim, mutluyum. Son derece güzel bir tabaktı.

Diğer başlangıç Pan-Roasted Chicken Liver – Tavada kızartılıp fırınlanmış tavuk ciğeri. Tavuk ciğeri de sanırım ilk defa yedim, kuzu ciğerinden pek farklı değil. Bolca miktarda humus üzerinde geldi. Hayal edin, böyle kalsaydı çok sert ve ağır tadı olan, yoğun bir tabak olacaktı. İşte bu yüzden, yanında narlı ve cevizli ufacık bir salata ile geldi. Birlikte yenince son derece hafif ve lezzetli oluyor. Narın ekşiliği, ciğer ve humusun tadının baskınlığını ve yoğunluğunu almış götürmüş. Yemeğin bu noktasında artık mutlu bir Deniz’im.

Bunların yanında Wood Pigeon Pastilla – Güvercinli Bastiya aldık. Evet, güvercin :) Pastilla’nın Türkçe’sini (eğer varsa) bilmiyorum, o yüzden okunuşunu yazdım. Bu, Fas’ın milli yemeği, geleneksel olarak da güvercinden yapılıyor. Kabaca anlatmak gerekirse ufak parça parça etler, ufak, yuvarlak gözleme gibi bir hamurun içine kalınca olacak şekilde konulup pişiriliyor. Evet, bu sefer de bir ilk; güvercin de yemiş olduk. Bu yemeğin asıl hoşuma giden kısmı, direkt hamurun içine et ve klasik sote sebzeler konulup servis edilmemesi. Hamurun içinde hafifçe baharat katılmış güvercin etinin yanında tarçın ve incecik badem taneleri vardı. Bastiya’nın altında ise incecik bir dilim portakal. İşte, yine tatlı – tuzlu, ağır – hafif kombinasyonu. Sanırım en çok hoşuma giden yemekler bu veya buna benzer birleşimi olan yemekler. Düşündüğüm zaman sanki çakışan – uyumsuz tadlar gibi geliyor, ama hiç de öyle değil; birbirlerinin tadlarını bozmuyorlar, aksine toplamdaki lezzeti zenginleştiriyorlar. Benzer şekilde bazı yemeklerdeki yumuşak – sert kombinasyonu da güzel bir özellik.

Bu noktada aklıma Osmanlı Saray mutfağı geliyor. Kirazlı kuzu etleri, ayvalı av eti yemekleri, kuşüzümlü pilavlar.. Gurur duymamak işten değil, hele İngiltere’deyken. İngilizler gördüğüm kadarıyla evde yemek yapmıyorlar. Hazır yemekler, dondurulmuş yemekler, konserveler, paketler, vs.. Tuhaf ama gerçek. Nerede bizdeki ev yemeği kültürü.. Bu durumun başka bir etkisi de olmuş, evde yemeyen dışarıda yiyor, bu yüzden Londra’daki restoran kültürü, yelpazesi ve kalitesi çok gelişmiş. Şehirde yürürken sürekli dışarıdan çok güzel görünen bir sürü restoran görüyorum. Her akşam dışarıda yesem hepsini bitirmek en az 5-6 yılımı alır herhalde.

Herneyse, Momo’ya dönecek olursak, son aldığımız başlangıc ise tavşan eti olan bir mezeydi. Kızartılmış incecik üçgen hamur içinde tavşan etleri. Yanında ise yine ufak tatlı bir ekleme var; küp küp şeftali veya kayısılardan oluşan, şekerli, reçele benzeyen ama o kadar ağır olmayan bir karışım. Tavşan eti kaç yıldır yemek istiyordum; kesinlikle güzel, lezzetli bir et. Bu başlangıc biraz basit kaçmış, ama bu başarılı olmasına engel değil. Lakin 62’leri bir de orta pişmiş, biftek halinde yemek isterim tam olarak lezzetini alabilmek için.

Bu noktadan sonra, “Asıl bir de ana yemekler var ki Allaaaahh” diye devam etmek isterdim de, maalesef, maalesef.. Ana yemekler.. Kötü. Ben Lamb Couscous aldım, Lamb Tagine ve Moroccan Chicken‘ın da tadına baktım. Benim yemeğim incecik pilav parçaları üzerinde sebze ve kuzu şiş parçalarıydı. Kuzu eti hem sinirliydi, hem de lezzeti yoktu, sorsalar kesin dana eti derdim. Lamb Tagine denen seramik kap içinde ananaslı, sebzeli kuzu eti değişik görünüyordu, diğerlerine göre daha iyiydi ama çok da yer etmedi. Fas Tavuğu ise fiyasko. Güzel, ama hiçbir özelliği yok, tavuğu al, ızgaraya at, oldu biti işte. Sonuçta heyecanlı, mutlu ve umutlu başlayan yemek hayal kırıklığı ile bitti. Restoranın pahalı olması da cabası, başlangıçlar 10£ (~25TL), ana yemekler ise 20£-30£ (50TL-75TL) arasında.

Sonuçta Momo’ya bir kere daha gideceğim. Ama bu sefer çift olarak, başlangıçları yavaş yavaş yiyerek, ve bir şişe şarap eşliğinde.

Not: Momo, Gordon Ramsay’in “Ramsay’s Best Restaurant” yarı finalinde elenerek Ramsay tarafından Britanya’nın en iki ikinci Kuzey Afrika restoranı seçildi.

Posted in Uncategorized | 1 Comment

İngiliz Kahvaltısı @ Hubbub

Hubbub, Londra’nın Canary Wharf semtindeki ufak bir mahalle pub’ı. Evime çok yakın olduğu için sıkıldıkça içmeye gidiyoruz. Eve taşındığım ilk haftasonu öğlen gittik, gitmişken de beklentilerimi iyice düşürdükten sonra bir İngiliz kahvaltısı söyliyim dedim. Bu yazıyı da hani buradaki kahvaltı süperdi, tavsiye ederim diye değil, İngiliz kahvaltısı hakkında bir fikir olsun diye yazıyorum.

Kahvaltıda tuzlu şeyler yemeyi seviyorum, reçeller pek bana göre değil. Anneannem incir reçeli yapar yalnız Karşıyaka’da, ona hayır demem. Boyoz ile birlikte.. Neyse, çoğu insan gibi ben de kahvaltıda portakal suyu, yumurta, domates ve peyaz peynir ile yıllarımı geçirebilirim, şikayet de etmem. Avrupa ve Amerika’da kahvaltılar böyle değil malesef. Geçen yıl San Francisco’ya gittiğimizde, jet lag yüzünden sabah 4-5 gibi otelin girişinde kahvaltının verilmesini beklemiştik. Sanırım 6’da açmışlardı, bir baktık patates kızartmaları, sosisler, baconlar, artık kızartılabilir ne varsa.. Daha güneş yeni doğuyor.. Emrah-vari bir tavırla resepsiyona gidip avcumu açıp “Abi çok açım, bi zeytin peynir ekmek yok mu abi :.(” diyesim gelmişti. Reçeller de reçel değil, böyle jöle gibi bir maddeydi. O yüzden Londra’daki ilk kahvaltımı sipariş verirken hazırlıklıydım.

Karşınızda fotoğraf çekmek aklıma gelene kadar yumurtanın sarısına ekmek bandığım ve biraz tırtıkladığım kahvaltım. Sırayla üzerinden geçelim: Tereyağlı kızartılmış ekmek dilimleri, güzelce pişmiş yumurtalar, domuz etli bir sosis, mantar, bacon, ve domates sosunda pişmiş fasülye.

Burada böyle bir kültür var, domates sosunda fasülye. Şekerlimsi bir tadı var. Nasıl desem, ne iyi ne kötü işte, olunca yeniyor, olmasa da olur. Açıkcası domuz eti yememeye dikkat ediyorum, dinden imandan değil de, çok yağlı geliyor gerçekten. Sosis denen Galaksinin en ne idüğü belirsiz yiyeceği bir de domuz etindense hele pek yememek lazım. Yine de bu kahvaltıda yediğimin tadı fena değildi, güzel denebilir. Bacon başarılı, çok ince kesilmemiş, en azından et yediğinizi farkediyorsunuz. Ama genelde bu bacon’ların pek bir tadı tuzu yokmuş gibi geliyor bana. Bu da fasülye gibi, yeniyor işte. Mantarlar ise son derece güzel ve diğer yiyeceklere yakışmış.

Düşünüyorum da, eğer küçük yaştan itibaren bu kahvaltı ile büyüseydim herhalde gerçekten severdim. Eti var yumurtası var mantarı var. Bir tek fasülyeden emin değilim, onun dışında kompozisyon alışanı için güzel.

Bir sonraki sefer TimeOut’tan en iyi kahvaltı yerlerini öğrenip oradaki bir yerde deniyim diyorum, aslında çok da farklı olacağını sanmıyorum. O vakte kadar da Kellogg’s’a devam. :)

Posted in Uncategorized | 7 Comments

Nando’s

5 Eylül’de Londra’ya vardım. Kendi evime taşınmama o zamanda göre daha üç hafta olduğu için bu süre içinde bir arkadaşımda kalacaktım. Geldik, valizleri eve bıraktık, ve mahallemizin (Bayswater) pub’ına doğru yola çıktık.

Pub’lar tam olarak benim mekanlarım.. Güzel bir ortamda adam gibi oturup son derece güzel biraları içip muhabbet ediyorsun işte, daha ne. Burada her köşede bir pub var; gerek gündüz gerek akşam insanların buluşma yerleri. Bizde nasıl eve dönmeden önce Migros’a gidip alışveriş yapılıyorsa burada da insanlar işten çıkıp bir iki bira içip eve gidiyorlar. Bir sürü kız tek başlarına gelip içip gidiyorlar, her gündüz buluşan yaşlı amcalar var, çocuklu aileler gelip yemek yiyorlar vesaire.

Biz de o gece iki tane pub’a gittik, muhabbet ederken ben de bir yandan hiçbirini bilmediğim bira markalarını sıradan geçiriyordum. Ale denen bir bira çeşidi varmış burada öğrendim, gazsız bira gibi bir şey. Alkol derecesi, tadı aynı ama su gibi rahatça içiliyor, favorim artık bu tarz biralar oldu. Herneyse, Ankara’da nasıl belli bir alkol seviyesini geçince, kafalar güzelleşince insanlar “Abi Aspava”, “Abi Beykoz”, “Abi kokoreççi” diye sayıklamaya başlarsa, buradaki arkadaşım da “Abi Nando’s” demeye başladı. “Nando’s ne, Çinci mi Hintli mi” demeye kalmadan yakınımızdaki Nando’s a doğru yağmur altında yola çıkmıştık.

(Bu şubesi, Westfield alışveriş merkezindeki şube. Aşağı sağdaki hareketli zemin üzerindeki dolaşan sushi tabakları seçim yapmanızı zorlaştırabilir)

Nando’s, bir tavuk cenneti. Her türlü fast food tavuk ürünü var, ama burada asıl yenilen şey ızgarada pişmiş acı soslu tavuk ve yanında “side dish” denen meze görevindeki ufak atıştırmalıklar.

Kasaya gidiyorsunuz, siparişinizi verip, masa numaranızı söyleyip parayı ödedikten sonra ikinci en önemli ana geliyoruz; Peri-Peri sosu toplama. Peri-Peri, bir acı biber çeşidinin ismi. Nando’s’ta ise Sarımsaklı, Baharatlı, Orta-Çok-Ekstra Çok Acı gibi çeşitleri olan tavuk sosları var. O gece sipariş verirken Türkçe konuşmamızdan Türk olduğumuzu anlayan kasiyer İlker’in verdiği bedava kolaları aldık, ne kadar sos varsa hepsini masaya dizdikten sonra tavukları beklemeye başladık. Arkadaşımın gözlerindeki heyecandan, her elinde tabak olan garsonu görünce “Hah bizimkiler – Ah be değilmiş”, “Şunlar bize geliyor – Off ya” tepkilerinden sonra artık iyice meraklanmıştım. En sonunda tavuklar masamıza geldi.

Yemeğe başladıktan sonraki kısa süreli bir bilinç kaybından sonra (çok aç olunca oluyor böyle) kendime gelince farkettim ki gerçekten son derece güzel bir tavuk bu. Tahminimce önce üzerine acı sos sürülüp fırınlanıyor, daha sonra da bir süre ızgarada çevriliyor ki ızgaranın tadını alsın, çıtır çıtır olsun. Tavuğun içi kurumamış ve yumuşacık. Yanında Coleslaw ve baharatlı pilav istemiştim, pilav üstü tavuk psikolojisinden olsa gerek. Açıkcası pilav kuru ve lezzetsizdi, Coleslaw’dan ise çok anlamam ama son derece güzeldi. Arkadaşım Coleslaw’a ek olarak ızgarada pişmiş yarım mısır istedi, o da güzel görünüyordu. Daha sonradan farkettim ki asıl ısmarlanması gereken şey resimdeki Creamy Mash denen yağlı patates püresiymiş. Bu patates gerçekten çok güzel, giderseniz sakın atlamayın.

Erkeklerde yeme ve içme konusunda bir gaza gelme durumu vardır. Etrafınızdakiler içtikçe içersiniz, yedikçe yersiniz. Aşık atma değil kesinlikle, sadece gaza gelme. O gece arkadaşım “Abi bunlar çok güzel” diyip acı soslardan tabağında bir çorba hazırladı, acıyı bastıkça bastı. Ben de küçük çaplı bir çorba kendi tabağımda yaptım, artık yediğim et mi sos mu diye ayırt edememe sınırına geldim neredeyse. Soslar gerçekten çok acı, yandıkça, gözümüzden yaş geldikçe, burnumuzu çeke çeke “Ohh süper” diyip sos dökmeye devam ediyorduk. Nando’s’ta böyle bir mazoşist psikoloji oluyor. Yana yana ama zevkle yiyorsunuz, dışarıdan bakınca komik bir görüntü olsa gerek.

Nando’s’ta tavuğun yanındaki diğer aperatif seçenekleri patates kızartması, sarımsaklı ekmek, baharatlı fasülye, domates soslu kızartmış sebzeler, karışık salata ve tatlı patates püresi. Parça tavuk yemeklerinin dışında ise çeşitli atıştırmalıklar, birkaç ana yemek, hamburgerler, dürümler ve salatalar mevcut. (Menü: http://www.nandos.co.uk/fammenu/FEM/Menu.html)

Yine bana gel Nando’s, yana yana yine bana gel.

Posted in Uncategorized | 7 Comments